İstanbul’da 19. yüzyıl başlarında Levanten mimarların tasarladığı yapılarda görülmeye başlayan balkon, söz konusu dönemde toplumsal hayatta yaşanan açılımın da ipuçlarını verir. Günümüzde deprem yönergeleri gerekçe gösterilerek, kentsel dönüşüm kapsamındaki bina planlarına dahil edilmemeleri, bu platformların uzun vadede nadir rastlanan bir mimari unsura dönüşeceğinin habercisi sayılabilir.
Balkonların, salgın ve kapanma sürecinde yeniden hatırlanan işlevlerinden hareket eden enstalasyon, evin içindeki bu dış mekânı önce bir üretim alanına, daha sonra sanat işine dönüştürür. Çalışma Acıbadem, Kuzguncuk, Tepebaşı, Yeşilköy, Gümüşsuyu, Şile ve Moda’dan balkon ses/deneyimlerinin çıktılarını yansıtan kompozisyonlar ile sergi mekânına kurulmuş kör bir balkondaki ses çalışmalarını bir araya getirir. Kompozisyonu oluşturan desenlerde; güvenlikli bir sitenin içindeki bir balkonun, beton şehir manzaralı bir Fransız balkonun, ana caddeye baktığı için uzun süre oturulamayan veya kilise çanlarının duyulabildiği, Rum mezarlığına bakan balkonların seslerinin lekelere aktarılmış halleri görülebilir. Onları çevreleyen ritim kafesleri ise seslerin kaydedildiği balkonların zemin planlarını betimler.